NORVEÇ & FİYORTLAR – FERDA TANGÜNER

NORVEÇ & FİYORTLAR

FERDA TANGÜNER

ikikadinbirdunya.com

 

Tam zamanlı gezgin hayatı yaşamaya başladığımdan beri benim için cazibesini yitiren Avrupa beni yumuşak karnımdan vuruyor, karşıma sürekli Norveç fotoğrafları çıkarıyordu.

Daha önce, bir seneye yakın aralıksız seyahat ettiğimiz “İki Kadın Bir Dünya” projesine birlikte başladığım arkadaşım ile sonunda yeşilin çağrısına kulak verip apar topar Norveç’e gitme kararı aldık. Yazı ayrı, kışı ayrı güzel olan ülkeyi, yaz döneminin sonunda ziyaret ettik. Çok plan yapmadan çıktığımız bu seyahatte olabildiğince büyük şehirlerden uzak duracak, doğada vakit geçirecek, çadırda konaklayacak ve hayranlıkla fotoğraflarına baktığımız Norveç’te, yolun karşımıza çıkardığı tüm güzelliklerin tadını çıkaracaktık.

Preikestolen Kayası

Yolculuğumuz, Norveç’in 4. büyük şehri olan, ticari bir merkez sayılan Stavanger’de başladı. Sabahın ilk ışıkları ile kiraladığımız arabayı alıp şehir merkezine hiç uğramadan, ilk durağımız olarak, Pulpit diye de bilinen Preikestolen kayasına doğru yola çıktık.

Göl kıyılarından, küçücük köy yollarından geçerken ilk günün coşkusuyla o kadar çok mola verdik ki daha seyahatimizin başında Norveç, tüm beklentilerimizi karşılayacağı konusunda bizi ikna etmişti bile. Tek bir arabanın geçebileceği daracık yollarda ağır ağır ilerlerken, masalları anımsatan evlere mi evlerin manzarası göllere mi önümüzde yeşille çepeçevre sarılmış uzanan yola mı bakacağımızı şaşırmıştık. Önümüzde, arkamızda hemen hemen hiç bir araçla karşılaşmadan kendi masalımızın içinde az gittik uz gittik, sonunda Preikestolen kayasına çıkacağımız başlangıç noktasına vardık.

Zaman zaman yorucu olsa da beklediğimizden daha kolay olan 2 saatlik bir yürüyüşün sonunda, görkemli Preikestolen kayası karşımızda duruyordu. 604 m’lik kayanın üzerinden Lysefjord’u izlemek mi yoksa bir kaç adım geride durup, bir bıçakla kesilmişçesine fiyorda doğru uzanan kayayı izlemek mi daha nefes kesiciydi karar veremiyorum.

Manzara eşsiz olunca turisti de bol oluyor tabii ki. Neyse ki biz tur otobüslerinden 1-2 saat geç çıkarak olabildiğince boş yakalayabilmiştik kayayı.

Kayada manzaraya ve çekilen fotoğraflara doyunca iniş yoluna geçtik. İlk gece kampımızı Odda’da yapacaktık. Mesafe kısa gibi görünse de, sabah tecrübe etmiştik, yol düşündüğümüzden daha uzun sürüyordu!

Trolltunga

Küçük ama şirin bir kasaba Odda’ya gelme sebebimiz, Norveç’e gelmemizin en büyük motivasyonu olan Trolltunga kayasına çıkmak. Yorucu bir tırmanışı içeren parkurun tamamı yaklaşık 10-12 saat sürüyormuş. Kayanın yakınında çadır kurma imkânı olduğunu öğrenince kamp malzemelerimiz ile gidip, geceyi orada geçirip ertesi gün inmeye karar veriyoruz.

Plan bu olunca Sabah saat 6-7 gibi başlanması tavsiye edilen yürüyüşe, biraz da rahatlığımızdan, öğlen 12 gibi başlıyoruz. Toplamda 14 km olan yolun ilk 4 km.si döne döne ilerleyen asfalt bir araç yolu. Bu zorlu ve biraz da sevimsiz tırmanışın sonunda beklediğimiz yürüyüş rotası başlıyor. Asfalttan toprağa geçince keyfimiz yerine geliyor. Şarkılar söyleye söyleye ilerlerken, şarkılarımız yerini hızlı soluk alışverişlerine bırakıyor. Parkurun en zor bir kaç km’sini tırmanmaya başlıyoruz nefes nefese. Adımlarımız ile birlikte sanki çantalarımız da ağırlaşıyor. Tırmanışın zorluğu, çantanın ağırlığı yetmez gibi bir de yağmur ve şiddetli rüzgar başlıyor. Yaklaşık 2 km kadar, doğanın gücü karşısında ne kadar güçsüz kalabildiğimiz gerçeği ile yüzleşerek ilerliyoruz. İniş yolunda olanlar motive ediyor bizi: Şu tepenin ardına vardınız mı gerisi kolay!

Sonunda varıyoruz o tepenin ardına. Tüm güzellikler bir anda geliyor, rüzgar kesiliyor, yağmur bulutu gidiyor, yolun eğimi hissedilir derecede azalıyor. Yeniden gülmeye başlıyor yüzümüz. Manzara her adımda daha da güzelleşiyor. Güneşin çıkması taçlandırıyor tüm bu güzellikleri. İliklerine kadar mutlu olmak bu olsa gerek! Her adım bizi farklı bir doğal güzelliğe götürüyor. Hayran oluyoruz, saygı duyuyoruz, daha da gülümsüyoruz. Zirveye saat 7 gibi varıyoruz. Gündüz yüzlerce kişinin olduğu kayada bizden başka kimse yok.  Tarifsiz bir mutluluk içindeyiz.  Sabah erken uyanıp, gün doğumunun büyülü renkleriyle izliyoruz bu defa Ringedalsvatnet gölünün muhteşem manzarasını. Sonsuzluk hissi veren kayanın üzerinde saatler geçiriyoruz.

Flam

Bu gezimizde o kadar doğayla baş başa vakit geçirdik ki Flam köyü bize büyük şehir gibi geliyor. Norveç’in en derin ve en uzun fiyordu Sognefjorden‘in kollarından biri olan Aurlandsfjord’un sonunda, yüksek dağlar ile çevrili yemyeşil bir köy aslında burası. Flam limanı Cruise gemilerinin en önemli duraklarından biri olduğu için nüfusu 400 olan köye yılda 350 bin turist geldiği söyleniyor. Dünyanın en güzel tren yollarından biri kabul edilen Flam-Myrdal treni de buradan kalkıyor.

Turistik tren yolculuğuna alternatif olarak kendi aracınızla da tren yoluna paralel, tek aracın bile güçlükle ilerleyebildiği yolda giderek manzaranın tadını çıkarmak mümkün.

Lofthus

Trolltunga’dan sonra yönümüzü kuzeye çeviriyoruz. Özel bir planımız yok artık. Beğendiğimiz her köy, kasaba ve manzarada duruyoruz. Eidfjord yolu üzerindeki Lofthus, Hardenger Fiyord bölgesinde, meyve ağaçları ile dolu bir köy. Gördüğümüz en bakımlı bahçeler burada. Yediğimiz en güzel elma ve erikler ile kalbimizi kazanıyor bu şirin köy. Lofthus’dan Flam’a giden yolda manzaraya doyuyoruz. Varmak istediğimiz yeri düşünmeden, sadece yolda olmanın tadını çıkararak bazen 10 dakikada bir duruyoruz. Bugüne kadar bu kadar estetik, bu kadar şiirsel bir yolda hiç bulunmamıştık sanırım. Granvin ve Voss civarındaki her durağımız bizi bir öncekinden daha fazla heyecanlandırıyor. Adlarını bilmediğimiz köylerin arasından, beklemediğimiz anda karşımıza çıkan şelaleleri izleyerek ağır ağır ilerleyip Flam’a varıyoruz.

Bergen

Norveç’in ikinci büyük şehri olan Bergen, bu seyahatimizde uğradığımız tek büyük şehir. Kasaba büyüklüğünde, köy şirinliğinde olan bu liman kenti rengârenk evleri ve balık pazarı ile ünlü. Norveç fiyortlarına açılan kapı olarak bilinen Bergen, fiyortları görmeye gelen birçok ziyaretçinin başlangıç noktası olurken bizim gezimizin son noktasıydı. Bu tadımlık ziyaretten sonra bildiğim tek şey şu oldu: Bir gün, çok daha uzun vakit geçirmek için bu muhteşem ülkeye geri döneceğim.

 

 

Konuk Yazar

Ferda TANGÜNER

ikikadinbirdunya.com